5 Kasım 2007 Pazartesi

Bir pazar sabahına sevdiğim kadına ve sıcaklığına sarılarak uyanmak istiyorum

“Neredeyse 40 yıllık bir arkadaşımdı” demiyeceğim. Tam tamına 40 yıllık bir arkadaşım benim. Cumartesi günü telefonlaştığımızda bana şunu söyledi”artık bir Pazar sabahına bir kadına ve onun sıcaklığına sarılarak uyanmak istiyorum” bu tip cümleleri daha çok biz kadınlar söyler. Bir erkekten duymaya alışkın olmadığımız sözlerdir çooğunlukla bunlar. Ama işte yanılıyoruz. Bunu söyleyen 50 yaşında bir erkek. Hem de son derece akıllı, kültürlü, eğitimli ve karizmatik bir adam o. Benim çok sevdiğim birçok kız arkadaşımdan bile çok yakın bulduğum benim için cinsiyet içermeyen ve gerçek dost olarak gördüğüm bir adam o. İyiki var hayatımda ve iyiki hep olacak...

Cumartesi günü beni bu sözüyle mahvetti. “bir kadınına ve onun sıcaklığına sarılarak uyanmak”. Nasıl bir betimlemedir bu? Nasıl bir cana tak ediştir ki bir erkek tüm önyargılarından ve erkeklik kalkanından sıyrılarak bunları bütün içtenliğiyle bir çırpıda söyler?. Tüm hayat koşuşturmasından uzaklaşmak. Tüm hengameyi bir kenara bırakmak ve yaşamdan zevk alma yaşına gelmek. Eğitim, iş, evlilik,çocuk sahibi olma, muhtemel bir boşanma, birkaç yeni ilişki, birkaç kaçamak, iş,güç para, gelecek endişesi. Bunlar biryerde kendi kendini imha eder hale geliyor. Ortada tek bir gerçek kalıyor. Yaşamın kıyısında hayatın bitmesine yakın hissedilen panik hali. “Eyvah hep birileri için yaşadım. Artık kendim için ve yüreğim için birşeyler yapmalıyım. Artık birlikte yaşlanacağım ruh ikizimi bulup ona ve sıcaklığına sarınmalıyım ve artık huzurla, mutlulukla,aşkla yaş almalıyım”

İşte bu “huzurla yaş almak” . erkeklerin de kadınların da 50sine yaklaşırken gerçekten istedikleri şey bu. Çok sevdiğim arkadaşımın söylediği “sabaha sevdiği kadına sarılarak onun sıcaklığına bürünerek uyanmak” dünyadaki en güzel şey sanırım. Haftasonu onun için oldukça keyifli, mutlu ve aşkla geçti. Tüm kalbimle herşeyin o ve sevgilisi için muhteşem olmasını diliyorum.

Bana gelince ben zaten bunu en az 8 ay önce bir mucize eseri keşfetmiştim. Derin ve yeşil bir keyifti benim için aşk ve hep öyle kalacaktı. Bir ada sabahı gülibrişim evimizin bordo kanapesinde sevdiğim adam benim öğle yemeği için pişireceğim barbunyayı ayıklarken ben ona kahvaltı sonrası kahvemizi ve yanında ellerimle yapmış olduğum vişne likörünü ikram ediyor olacaktım. Ne şanslıydım ben ve dilerim ki hep böyle yaşayacağım ve öleceğim...


Sevgimle kalın

F.Pınar Saltadal
5.11.2007

31 Ekim 2007 Çarşamba

Aşk hep yazık edilmek için mi varolmuştur?

Hepimiz birşeyleri aklama telaşındayız. Çocuklarımızın gözünde, sevdiklerimizin ya da bizi sevenlerin gözünde. Hayatı koşup yakalayıp, yakaladığımızda da derdimizi anlatma sevdasındayız. Oysa yaşayacak ne kadar az zamanımız kaldı. Gidenlerin ardından ağlamak kalanların yerinde olmamak. Bunlar çok mu önemli? Sevdiğinden ayrılmak neden koyar insana. Seviyorsa aşk neden terketmiştir onu? Sözler neden tutulmamıştır? Eksik birşeyler yok mudur? Zaman herşeyi yıpratirken duyguları da yatağından koparılmış dip yosunu gibi sürükleyerek çürütmemiş midir yıllardır yeşerdiği suların içinde? Neden insanoğlu kendinden vazgeçildiğini birtürlü kabul etmez? Oysa henüz bilmemektedir de birgün gidenin pişman olup geri geleceğini. Ama geri gelen döndüğünde geride bekleyen beklemekten yorgun olacaktır. O da vazgeçecektir beklemekten. Derinlik sarhoşluğu olduğu kadar bekleme sarhoşluğu da vardır. Sabır çok önemli bir olgu olsa da insanı zamanla kendine alıştırır ve sabrın içine gizlenen isyan kendi elleriyle boğar sabredeni ve kınından sıyrılan bir hançer edasıyla keser önce kendini. Pişmanlıklarını ezer geçer. Yeni gelen güne yeni alınan nefese selam eder. Eder de ne olur? Umutlar edilip çürümüştür, sözler verilip tutulmamıştır, yeminler edilip dönülmüştür. Dörtduvararası sevişmeler birer anı olarak kalmış hayaller taammüden öldürülmüştür. Zaman geçmiş yürekler nasır tutmuş saçlar renk değiştirse de yürek “acaba”ların imkansızında debelenmektedir. Çalan bir müzik “yastayım hasta değilim” derken diğeri de “ben kimseden gidemem” demektedir ama her ikisi de külliyen yalan söylemektedir. Hasta, yasta değildir ve giden paşa paşa terkettiğinden gitmiştir. Ama her ikisi de vicdan azabından oturup heceler düzmüşlerdir notalar türetmişlerdir. Bu da talihe ve kadere kısmen de olsa kendini affettirme çabasıdır. Saçmalıktır vedahi yalandır. Ama ne desin. “Seni terkettim oh iyi yaptım” ya da “sen benim için uygun olsaydın ya da canım seni isteseydi seninle evlenir çocuk yapardım ne hasta ne yasta olurdum” mu?

Hayatımız boyunca gerçeklerden kaçıyor sonra da pişman oluyoruz. İçimiz yanıyor dörtnala sevdiğimize koşuyoruz ama o çoktan beklemekten yorulmuş ve bulunduğu mekanı ve boyutu terketmiş oluyor. Ondan sonra da kendimizce bu duruma alıştırırken kendimizi birilerine birşeylere karşı aklamaya çalışıyoruz. Ama kendimize karşı nasıl temize çekebiliriz ki kendimizi? Işıklar söndüğünde, gündüz gecenin hüznüne büründüğünde, son otobüs kalkıp son sokak kedisi de yürüyüp gittiğinde kendimizle, vicdanımızla başbaşa kaldığımızda ne olacaktır? Kim kazanacaktır? Kim kime hesap soracaktır? Aşk kazanacak mıdır? Aşk gerçekten var mıdır? Herşeyden önemlisi aşkı herkesin bu kadar ağzına sakız etme hakkı var mıdır? Neden yüreğimizde sevdanın koru, elimizde sevdiğimizin avcunun sıcaklığı,ruhumuzda onun tadı ve burnumuzda onun saçlarının kokusu varken bunların keyfini çıkarabilecekken kıymetini bilmemeyi kendimize ilke ediniriz? Neden sahip olduklarımızın hangisinin daha gerçek olduğunu karıştırır neden hayallerimizi gerçeğe dönüştürmekten korkarız? Aşk her zaman kabullenemediğimiz ve yiğitliğimize bulaştırmaya korktuğumuz korkaklığımıza kurban edildiği ve edileceği için mi sonsuzdur? Aşk hep yazık edilmek için mi varolmuştur?

Öyle ise ne yazık!



F.Pınar Saltadal
31.10.2007