31 Ekim 2007 Çarşamba

Aşk hep yazık edilmek için mi varolmuştur?

Hepimiz birşeyleri aklama telaşındayız. Çocuklarımızın gözünde, sevdiklerimizin ya da bizi sevenlerin gözünde. Hayatı koşup yakalayıp, yakaladığımızda da derdimizi anlatma sevdasındayız. Oysa yaşayacak ne kadar az zamanımız kaldı. Gidenlerin ardından ağlamak kalanların yerinde olmamak. Bunlar çok mu önemli? Sevdiğinden ayrılmak neden koyar insana. Seviyorsa aşk neden terketmiştir onu? Sözler neden tutulmamıştır? Eksik birşeyler yok mudur? Zaman herşeyi yıpratirken duyguları da yatağından koparılmış dip yosunu gibi sürükleyerek çürütmemiş midir yıllardır yeşerdiği suların içinde? Neden insanoğlu kendinden vazgeçildiğini birtürlü kabul etmez? Oysa henüz bilmemektedir de birgün gidenin pişman olup geri geleceğini. Ama geri gelen döndüğünde geride bekleyen beklemekten yorgun olacaktır. O da vazgeçecektir beklemekten. Derinlik sarhoşluğu olduğu kadar bekleme sarhoşluğu da vardır. Sabır çok önemli bir olgu olsa da insanı zamanla kendine alıştırır ve sabrın içine gizlenen isyan kendi elleriyle boğar sabredeni ve kınından sıyrılan bir hançer edasıyla keser önce kendini. Pişmanlıklarını ezer geçer. Yeni gelen güne yeni alınan nefese selam eder. Eder de ne olur? Umutlar edilip çürümüştür, sözler verilip tutulmamıştır, yeminler edilip dönülmüştür. Dörtduvararası sevişmeler birer anı olarak kalmış hayaller taammüden öldürülmüştür. Zaman geçmiş yürekler nasır tutmuş saçlar renk değiştirse de yürek “acaba”ların imkansızında debelenmektedir. Çalan bir müzik “yastayım hasta değilim” derken diğeri de “ben kimseden gidemem” demektedir ama her ikisi de külliyen yalan söylemektedir. Hasta, yasta değildir ve giden paşa paşa terkettiğinden gitmiştir. Ama her ikisi de vicdan azabından oturup heceler düzmüşlerdir notalar türetmişlerdir. Bu da talihe ve kadere kısmen de olsa kendini affettirme çabasıdır. Saçmalıktır vedahi yalandır. Ama ne desin. “Seni terkettim oh iyi yaptım” ya da “sen benim için uygun olsaydın ya da canım seni isteseydi seninle evlenir çocuk yapardım ne hasta ne yasta olurdum” mu?

Hayatımız boyunca gerçeklerden kaçıyor sonra da pişman oluyoruz. İçimiz yanıyor dörtnala sevdiğimize koşuyoruz ama o çoktan beklemekten yorulmuş ve bulunduğu mekanı ve boyutu terketmiş oluyor. Ondan sonra da kendimizce bu duruma alıştırırken kendimizi birilerine birşeylere karşı aklamaya çalışıyoruz. Ama kendimize karşı nasıl temize çekebiliriz ki kendimizi? Işıklar söndüğünde, gündüz gecenin hüznüne büründüğünde, son otobüs kalkıp son sokak kedisi de yürüyüp gittiğinde kendimizle, vicdanımızla başbaşa kaldığımızda ne olacaktır? Kim kazanacaktır? Kim kime hesap soracaktır? Aşk kazanacak mıdır? Aşk gerçekten var mıdır? Herşeyden önemlisi aşkı herkesin bu kadar ağzına sakız etme hakkı var mıdır? Neden yüreğimizde sevdanın koru, elimizde sevdiğimizin avcunun sıcaklığı,ruhumuzda onun tadı ve burnumuzda onun saçlarının kokusu varken bunların keyfini çıkarabilecekken kıymetini bilmemeyi kendimize ilke ediniriz? Neden sahip olduklarımızın hangisinin daha gerçek olduğunu karıştırır neden hayallerimizi gerçeğe dönüştürmekten korkarız? Aşk her zaman kabullenemediğimiz ve yiğitliğimize bulaştırmaya korktuğumuz korkaklığımıza kurban edildiği ve edileceği için mi sonsuzdur? Aşk hep yazık edilmek için mi varolmuştur?

Öyle ise ne yazık!



F.Pınar Saltadal
31.10.2007

Hiç yorum yok: